28 Şubat 2008 Perşembe

"Dal rüzgarı affeder, ama kırılmıştır bir kere,
Her gün yeni bir keder bulur, yakıştırır göğsüne,
Günler geçer yıl olur, aslında hepsi aynı hikaye,
Dal rüzgarı affetse bile, kırılmıştır bir kere…
Cam yapışır, kalp yapışmaz,
Sen unutsan bile ruhun unutmaz,
Zaten unutmakta bize yakışmaz,
Aşk acısı olsa bile…"
Söz: Tuna Kiremitçi

23 Şubat 2008 Cumartesi

korku-yorum

Hiçbir şeyden korkmadığım kadar korkulardan korkuyorum artık ben...Korkunun içimize saldığı o depresif ruh halinden... etrafımızı sarmış bunca bela karşısında kendimizi yapayalnız ve korunmasız hissedişimizden...Onlarla baş edemeyeceğimiz endişesiyle ya körkütük bir çaresizliğe ya kontrolsüz bir nefrete ya dayanaksız bir böbürlenmeye veya elinde sopayla gelip bizi yola sokacak bir şef beklentisine boyun eğmemizden...
***Korkunun kölesiyiz nicedir...
Fobilerimiz yönetiyor bizi...Kaygılarımız belirliyor oy vereceğimiz partiyi, seçeceğimiz işi, okuyacağımız gazeteyi, yerleşeceğimiz semti, siteyi... İşimize gelen değil, korkularımıza hak veren, bize kol kanat geren partilere oy veriyor, mitinglere katılıyor, cemaatlere sığınıyoruz. En çok korkanlarla birlik oluyor, o birlikte kuvvet buluyor, bizim kadar korkmayanları "hain" ilan ediyoruz. Cehaletin karanlığında daha büyük görünüyor gölgeler...Dış dünyanın bilinmezliğiyle ana kucağında büzüşen bebekler gibi içimize kapanıyoruz.Yükselen milliyetçilik değil aslında; korkular yükseliyor.Örtünmekten ya da açılmaktan korkuyoruz; Bizi din devleti yapacaklarından ya da dinimizi elimizden alacaklarından...Papazlar saldırıdan korkuyor, saldırganlar papazlardan... Bölünme korkusuyla bölünüyoruz.
***100 yıl önce bugünlerde, İttihatçıların en büyük korkusu neydi biliyor musunuz:
Ayrılıkçı hareketlerin imparatorluğu bölmesi...Avrupa'nın dayattığı reformların Osmanlı'yı parçalaması...Sarık saran yobazlarla gericiliğin patlaması...Tanıdık geliyor değil mi?100 yıldır aynı korkuları gezdiriyoruz zihnimizde...Tabii 4 milyon kilometrekarelik toprağın 3 milyon 200 binini, 1460 günde kaybetmiş olmanın, kolektif hafızada yarattığı tahribatı da...
***Bugün hızlı küreselleşmenin yarattığı tahribat, korunaksız kitlelerde içe kapanma, "şanlı maziye, her şeyden esirgeyen dine, tanıdık cemaate ya da ulu lidere sığınma" refleksi yaratıyor.10 yıl önce çoğunluğun düşü olan AB'nin yarattığı hayal kırıklığı "Bize bizden başka dost yok" güvensizliğini besliyor.Nispi bir hürriyet iklimiyle yıllar yılı tavan arasına kilitlediğimiz sorunların birer ikişer karşımıza çıkması, Kürtlerin dilinin, Alevilerin cemevinin, gayrimüslimlerin emlakının hesabını sorması, Ermenilerin "soykırım" diye, dincilerin "başörtüsü" diye, solcuların "özgürlük" diye ortaya çıkması tehdit sayılıyor.
***Bu korkulardan besleniyor milliyetçilik; ve dışlayan, şoven diliyle o korkuları besliyor. Şiddeti tahrik ediyor.Tüm talepleri susturursak, talep sahiplerine kan kusturursak işlerin düzeleceğini söylüyor.Asıl bölünmenin bu olacağını göremiyor.Altında yatan korkuları görmeden milliyetçiliğe saldıranlar da sadece yarayı daha çok kanattıklarını, yeni korkular yarattıklarını fark etmiyorlar.Oysa küçümsemeden, hafife almadan bu tırmanışı anlamak, ulusal marşın neden "Korkma" diye başladığını hatırlamak lazım. Sonra kitlelerde güven yaratacak, yaşam riskini azaltacak sosyal politikalar oluşturmak... Kaygıları yatıştırmak...Yaraları sarmak...Korkarım; korkularımızı yenemezsek, korkularımız yenecek bizi...
Can Dündar

14 Şubat 2008 Perşembe


Bir insan ya yaşadıklarını yazar ya da hayallerini. Her hayalin içinde biraz da yaşanmışlık vardır ve her yaşanan gün yarınların anısıdır. Biz hep sanırız ki güzel olan bizleriz, ama aslında güzel olan bizler değil birlikte geçen zamanlardır.


Genelde ilişkilerin güzel yönleri karşı tarafta aranır. İçimizdeki minnet karşımızdakinedir hep. İçinde bulunduğumuz zamanı hiçe sayarız, oturduğumuz yere, konuştuğumuz söze, içtiğimiz içkiye bir nevi ihanet ederiz.


İnsan biriyle beraberken de oturduğu bankı, bindiği vapuru, içtiği içkiyi, söylediği sözü ve o zaman ki yakınlığı özlemeli. Laciverde çalan gökyüzünün, dibi gözükmeyen azgın denizin ve denizden gelen her bir damlanın şahitliği vardır yaşananlarda.


Bir mektubu saklamak gibidir bu, çekildiğin bir resme tekrar bakabilmektir, aynı sahile yeniden inebilmektir, aynı yerde oturup sessizliği dinlemektir. Unutamamak değildir bunların hiçbiri, bir kez gelinen şu dünyada zamanın kıymetini bilmektir. Yaz akşamları sahilde yalnız başına oturabilmektir. İsimlerinizin yazılı olduğu o kırık dökük, o köhne yere tek başına gitmek ve doyasıya ağlamaktır…


Sadece sevdiğiniz kız veya erkek için algılamayın tüm bunları, bu bir arkadaşlıkta olabilir, ailenizden biri de. Sakın ola ki biten zamanlarınızı küçümsemeyin, unutmayın ki başkalarına sıradan gelen zamanlar sizin yaşama olan bağlılığınızdır.


Bu sefer önemsemediklerinizi yanınıza alıp da çıkın sahile, hepsi olmasa da emin olun ki birçok şeyi bu farketmediklerinizin arasında bulacaksınız…


***"Ömrümün büyük bir bölümü deniz kenarlarında geçti. Bazen dalga sesinden uyuyamadım, bazen de ninni gibi geldi fırtınalı geceler… Sahil çocuğuydum ben, yazları aşık olan, kışları unutamayan, ağustos akşamı sohbetlerinde baş sırayı alan, Şubatta ise zamanını kendi yalnızlığına ayıran bir çocuktum.


Yalnızlığın yalnızken mi yoksa biriyle birlikteyken mi daha zor geldiğini çok düşünmüştüm soğuk kış gecelerinde. Bordo atkımı sarıp az gitmedim deniz kenarına. Çok rüzgarlar çarptı yüzüme, bir yanım karşı koymak isterken, bir yanımda bırakmak istedi bedenimi soğuk denize…"

(E.A.)

Ersel Akant

10 Şubat 2008 Pazar

ARTIK BENİ BULAMAZSINIZ Kİ
masanın altına girip,
örtüsünü de iyice aşağı indirip,
tüm koşuşturmacalar dan,
kaygılardan,
benlik savaşlarından,
unutuluşlardan,ayarttıklarını;
yoldan çıkardıklarını ülke fethetmiş gibi
ballandıra ballandıra anlatanlardan,
yaptığım her şeyi,
yediğim her naneyi açıklamamı beklemekten çekinmeyenlerden,
sürekli aynı soruları soranlardan,
sürekli kendilerini haklı bulmamı bekleyenlerden,
ona yada karşıya ama muhakkak birine taraf olmamı bekleyenlerden,
kaçıp saklanmak istiyorum..
kimse bulamasın beni,
kimse kimseye söylemesin yerimi.
sanki bi yarıştaymışım gibi hissetmemi sağlayanlar,
hayatın daima;'koparmak','yırtmak' olduğuna inananlar,
hayranları bitmeyenler.
beğense de beğenmese de bundan bahsedenler,
bulmasınlar beni..
bi demlik çayla(yanında isteğe göre tatlı;))sevdiklerim gelsin.
hayatın başka iklimlerinin de olduğunu bilenler gelsin
gelince yüreğimi kara kışlarda üşütecekler değil,
yanlarında mor pembe beyaz baharlar taşıyanlar gelsin.
düştüğüme üzüldüğü kadar,
ayağa kalkıp yükseldiğime,
bir arpa boyundan fazlaca yol aldığıma sevinebilecekler gelsin.
düştüğümde elini uzatabildiği gibi,bir şey başardığımda da elimi yine dostça sıkabilecekler yüreğime yüreği gibi bakabilecekler,gelsin..
sevecek birini bulunca dostlarını unutmayanlar gelsin.
daha ötesi yormasın daha fazla kalbimi,
aldıkları daha yetmedi mi?
bi süre kaçıp saklansam,
belki hepimiz için daha iyi..
kahve molasından yine hoş bi yazı...
"Yalnızlık kendi duygularının, kendi hayatının patronu olmaktır.Yalnızlık dinlenmektir. İçindeki yoldaşının sorularına yanıt vermektir en içten bir şekilde yalnızlık. Seni senden çalmaya kalkanlara okkalı bir yanıttır yalnızlık. Hayata kendi gözlüklerinle bakmak, kararlarında etkilenmemenin adıdır yalnızlık." die düşünürken bir zamanlar fikirlerimin tamamen değişmeye başladığını farkettim.

bugün yağmur altında dolaşırken yalnızlığı hissettim soğukla birlikte iliklerime kadar:( o koşuşturmaca içerisinde tek bi şemsiye altında yürüyen, pazar alışverişinden dönen ya da öölesine dolaşmaya çıkmış mutlu çiftleri gördüm etrafımda ve tüm vitrinleri süsleyen sevgililer günü afişlerini. hepsi üzerime üzerime geldi sanki, hiç de hoş bi duygu değil bu emin olabilirsiniz....

4 Şubat 2008 Pazartesi

bostanlıda keyifli bir pazar...
umarım herkes için güsel bir pazar günü olmuştur ...

3 Şubat 2008 Pazar

nişan zamanı...

hayatlarının ikinci baharını yaşayan muko ve eric çiftinin nişan yemeğindeydik dün gece keyfi sefada. son derece keyifli bir akşamdı, dans, eğlence, müzik derken biriken kurtlarımızı dökmüş olduk. o kadar çok yakışıyorlar ki birbirlerine, çok mutluyum onlar adına... bi de nişanda adettenmiş; kesilen kurdela parçaları bekarlara verilirmiş kısa zmnda evlensin die, bana da bi tane verdiler saklıyorum;) eric eniştem ne bilsin, herkese verilio sandı kesip kesip dağıtmaya başladı kurdeladan, bi baktım evli çiftlere de verio, kadınlar eşlerinin uzanıp aldıını görünce delio oluolardı deli:)))
bu arada tam istediğimiz gibi merkezi ve şirin bi ev bulduk, büük ihtimalle oraya taşınıyorus, fatma sultandan da ok çıkarsa bu ev arama çilesine de son noktayı koyduk gibi ohh bee :)

1 Şubat 2008 Cuma


Yukarıdakine benzer okul hatıraları çektirmek zorunda kalmayacağımız güzel günler dilerim hepimize...