27 Aralık 2006 Çarşamba

SeRtAb -sEyRüsEfEr

SeVgİ YeTmEz

















Bana diyorsun ki
Nasıl bir martı yavrusunu severse
Bana diyorsun ki
Nasıl bir midye incisini gizlerse
Bana diyorsun ki
Nasıl bir arı peteğini örerse
İşte öyle büyüyorsun içimde

Sevgi yetmez Sevgi yetmez
Sevgine saygın yoksa
Sevgi yetmez Sevgi yetmez
Sorumluluğun yoksa
Sevgi yetmez Sevgi yetmez
Arada eller varsa
Sevgi yetmez Sevgi yetmez
Yarından ümit yoksa...

Bense diyorum ki
Bahçende güller baktıkça güzelleşir
Bense diyorum ki
Aşk engelleri aştıkça değerlenir
Bense diyorum ki
Güneş yağmurlar topraktan güllerin
Saygı sorumluluk sadakat sevginindir...

İlhan İrem

24 Aralık 2006 Pazar

bEkLeMeK... Sıkıcı ama ya!


Aslında sorun sadece beklemekte de değil, neyi beklediğini bilmemekte. Önce neyi beklediğinin kriterlerini belirleyeceksin ki karşına çıkanın beklediğin olup olmadığını ayırt edeceksin. Kimsenin alnında yazmıyor maalesef müfredatı…
Hayatı anlamak ile bir kitabı anlamlandırmak arasında bir fark yok aslında. Önce okuyup sonra anlam yüklemek, sonraki sayfayı o anlam üzerine kurgulamak gerek. Bir yandan yaşayıp bir yandan da anlamlandırmaya çalışmak... Bu da yorucu olmanın ötesinde hayatta birçok şeyi görmemize mani oluyor. Bu yüzden arada bir durup değerlendirme yapmaya gerek var.

Böyle bir zamanın içerisindeyim. Büyük kararlar ve büyük başlangıçlar için durup düşünmem gerek... Kendime biras zaman ayırıp sadece düşünmek uzun uzun...

Ümit etmek sahilde kuma yazı yazmak gibi birşey, bir gün bir dalga gelir ve hepsini siler. Fakat bu sefer de yeni ümitler için yepyeni bir yer açar bize.

Zaman bekleme zamanı galiba...




Hiçbir şey beklemeyenlere ne mutlu, hiç hayal kırıklığına uğramazlar.
Alexander Pope

İnsan beklemeyi, umumiyetle, artık bekleyecek birşeyi kalmadığı zaman öğrenir.
Voltaire

Değerli insanlar, çok kaldıkları yerde daima düşkünlüğe uğrarlar. Nasıl ki, su, havuzda fazla beklerse durgunluktan dolayı kokar.
Dakiki

Gene de bir iştir beklemek. Bekleyecek bir şeyi olmamaktır korkunç olan.
Cesare Pavese

Beklememek,beterdir beklemeden.
Orhan Veli Kanık


23 Aralık 2006 Cumartesi

if tomorrow never comes...



haftanın tüm yorgunluğu üzerimdeyken ve hala bir sürü iş beni beklerken şu cumartesi gününde beni dinlendiren çoook hoş bi şarkı...

22 Aralık 2006 Cuma

Yazmak hayatımıza ne katıyor?

Ne içinde taşıdığın o koridorları, suskunlukları, hıçkırıklarla nefes alan yarım bırakılışları koyabilirsin beyaz sayfalara. Ne de beyaz sayfalarda tutunamayan o cümleleri sığdırabilirsin içine...

Gidenlerin arkasına yapıştırılmış kırmızı yollar... Sayfalara bile boyun büktüren veda sözleri... Dağılmış yataklar... Bir hayatın içinden çekilip alınan bir başka hayat... Boşalan yere örtülen bir kapı. Yalanın pencerelerde boy gösterişi. Öldürülüp yeniden canlanan yaşanılmışlıklar yığını. Ucuz tartışmalarla makaslanan aşklar, dostluklar...

Peygamber gibi inebilir bir tokat cümlelerime. Şimdi, burada. Ve yanakları utanca boğulmuş bir öğrenci gibi geriye çekilir yazılanlar. Ve pist bana kalır. Şimdi hangi yaşanılmışlıkla çürütmeliyim, hangi sağduyuyla küfretmeliyim beni ortada bırakan harfler topluluğuna. Eteklerimi savura savura tuvallere yapıştırırım belki de kendimi...

Ama hayır. Yazı, yazı, yazı. Yazı üzerinde gezdirmeliyim parmaklarımı. Beynin sevişmeye soyunduğu beyaz sayfalardan üreyen çocuklar üzerinde. Siyah çocuklar, beyaz çocuklar, melez çocuklar. Bir de üvey çocuklar var. Boşluğu tanrı gibi biçimlendiren seks oyunları. Her cümlede sancının adım adım gölgesi. Yazı, acıyla kalbin yarım aynası...

Kıstırılmış çocuklukların yarı aralanmış kapısı. Makyaja bulanmış güzellik. Dokunuşlarla ruhu arayan ten. Herkes el yordamıyla ufak ufak, güzeeel... Siyahı siyahken ellerine alıp önce kendi yüzüne tutabilme cesareti. Kimisi içinse siyahı beyaza, beyazı siyaha boyayabilme kabiliyeti / ödlekliği.

Yazı, yaşamı aynaya tuttuğun yer. Törpüleme aletlerin tarafından terk edilişin. Susabilmek ile konuşabilmek arasındaki ince çizgi. Hayata attığın dikişlerin sökülmesi. Belki ince ilişki köprülerinde ayağının kaymasıyla kendini bulduğun soğuk koyun.

Kendi ateşimi dindiren sirkeli suya batırılmış bez parçası. Tutunmak için değil daha güzel düşebilmek için aldığım ince soluk. Her seferinde kaybolma ihtimali, hep kaybolma ihtimali. Kızlıkları bozulan beyaz sayfalar yığını. Aşka susamış bakire kalpler. Yazı öldüğüm yerde cesedimin beyaz tebeşirle resmedilişi.

Dans yaşamın bittiği yerde başlar. İsterse müzik çalmasın. Replikleri olmadan da oynar sinema oyuncuları mesela. Ya da senaryolaştırılamamış tiyatro oyunu. Sahnelenemez mi yani? Yazı hayatın apış arasından düşüp, hazırlıksız yakalanan insanoğlu. Güya sevişmeye hazır, isteksiz orospu. Tanrının çanağından ikram edilen buz gibi bir viski...

Duvarların diliyle konuşur yazı. Ve canı isterse pistte tek başına kalırsın. Ve canı isterse dünyanın tanıklık edip edebileceği en güzel dansa kaldırılırsın... Tanrının tanrılığı budur işte.

Harfler, paragraflar, roman kahramanları... Üç kuruşluk hikâyeler, tanrı tanımaz iyi aile çocukları. Seksekten hayatımıza taşımayı beceremediğimiz karelerin bilmecesi. Birilerinin en güzel çocukları, birilerinin en ateşli aşkları, birilerinin en sadık karıları...

Yazı... Karamelayı yaladıkça oluşan masal tanrısı...

Ayla Aydın

bugün her yerde istanbul'u konuştum




özledim ben doğduğum yerleri...

21 Aralık 2006 Perşembe

Can Dündar'dan...


O’nu hatırladıkça başı göğe ermişçesine ya da asansör boşluğuna düşmüşçesine ürperiyorsa yüreğiniz... Ömrü saatlere sıkışmış bir kelebek telaşıyla O hüzünden bu neşeye konup kalkıyorsanız gün boyu nedensiz... ve her konduğunuzda diğerini iple çekiyorsanız bu hislerin... O’nunlayken pervaneleşen yelkovanlar, O’nsuz mıhlanıp kalıyorsa yerine, bir akrep kadar hain... sınıfta, büroda, yolda, yatakta içiniz içinize sığmıyor, O’ndan söz edilince yüzünüz, sizden habersiz, mis kokulu bir ekmek dilimi gibi kızarıyor, mahcup somurtuyor veya muzip sırıtıyorsa, ve O, her durduğunuz yerde duruyor, her baktığınız yerden size bakıyor, siz keyiflendikçe gülüp, hüzünlendikçe ağlıyorsa... dünyanın en güzel yeri O’nun yaşadığı yer, en güzel kokusu bedenindeki ter, en dayanılmaz duygusu gözlerindeki kederse... hayat O’nunla güzel ve onsuz müptezelse... elmalar pembe, kiremitler pembe, gökyüzü, yeryüzü, O’nun yüzü pembeyse, kışlar ilkbaharsa, yazlar ilkbahar, güzler ilkbahar... her şiirde anlatılan O’ysa... her filmin kahramanı O... her roman O’ndan söz ediyor, her çiçek O’nu açıyorsa... bir anlık ayrılık, bir ömür gibi geliyor ve gider gitmez özlem saç diplerinizden çekiştirip beyninizi acıtıyorsa, iştahınız kapanıyor, iştahınız açılıyor, iştahınız şaşırıyorsa... iştahınız, hasret acısında bile karşı konulmaz bir tat buluyorsa... eliniz telefonda yaşıyor, işaret parmağınızla ha bire O’nu tuşluyor, dara düştüğünüzde kapıyı çalanın O olduğunu adınız gibi biliyorsanız... mütemadi bir sarhoşluk halinde, her çalan telefona O diye atlıyor, vitrindeki her giysiyi O’na yakıştırıyor, konuşan birini dinlerken "keşke O anlatsa" diye iç geçiriyorsanız... kokusu burnunuzdan, sureti gözünüzden, sesi kulağınızdan, teni aklınızdan silinmiyorsa bir türlü... özlemi, sol memenizin altında tek nüsha bir yasak yayın gibi taşıyorsanız gün boyu... hem kimseler duymasın, hem cümlealem bilsin istiyorsanız... O’nsuz geceler ıssız, sokaklar öksüzse... ayrılık ölüme, vuslat sehere denkse... gamze gamze tebessüm de onun içinse, alev alev öfke de; bunca tavır, onca sabır ve nihayetsiz kahır hep O’nun yüzü suyu hürmetine... uğruna ödenmeyecek bedel, gidilmeyecek yol, vazgeçilmeyecek konfor yoksa... dışarıda yer yerinden oynuyor ve "içeri"de bu sizi zerrece ilgilendirmiyorsa, nedensiz küsüyor, sebepsiz affediyorsanız ve bütün bu hallerinize siz bile akıl erdiremiyorsanız... kaybetme korkusu, kavuşma sevincinden ağır basıyorsa ve aşk, gurura baskın çıkıyorsa bu yüzden her daim... gece yarısı kadim bir dost gibi kucaklayan tanıdık bir şarkı, bütün acı sözleri unutturmaya yetiyorsa... Her gidişte ayaklarınız "Geri dön" diye yalpalıyorsa ve siz kendinize rağmen dönüyorsanız, sınırsız, sabırsız, doyumsuz bir tutkuyla... ...o halde bugün sizin gününüz!.. "Çok yaşa"yın ve de "siz de görün"üz.

20 Aralık 2006 Çarşamba



Sabır, hoşgörü bunlar güsel şeyler ya...

Bugün müthiş bi sabır örneği gösterdim bu açıdan kendimi tebrik etmek istiorum. Hiç çekilmez davranışlar sergileyen, gıcıklıklar yapan pat die karşıma çıkıp merak uyandıran, kendini bile iğrenç olarak tanımlayan oldukça şımarık birine bile hoşgörüyle yaklaştım:) Kendime şaşıyorum bazen...


Bu hafta rutin hale gelen yorucu bir iş gününün ardından çok hoş saatler geçirdim. İnciraltında bi dürümcümüz var bu akşam oradaydık, süper bi yer herkese tavsiye edebilirim. Kafa dağıtmak için mükemmel bi yer inciraltı, bayılıorum. Sarı kocaman bi tır,bir dürüm tırı... O kadar davetkar duruyor ki! Kokular ztn direkt sizi o yöne çekiyor, adı Marco Paşa yolunuz düşerse mutlaka uğrayın.

19 Aralık 2006 Salı

Yağmurda yürümek hem de uzunca bi süre ince ince yağan o yağmurun altında yürümek bütün negatif enerjimi alıp gitti sanki... Bazen o kadar bunalıyor ki insan tüm aksilikler üst üste geliyor. Eğitimsiz insanlara söz geçirmek kadar zor bişey yok bunu bir kez daha anladım. Hele bir de kendini çok bilio zannedenlere... Sene sonu die bişeyi kim çıkarmış bilmiorum ama hiç de ii yapmamış ya ben çok yoruldum, eve geldiimde iki lafı bi araya getirecek gözlerimi açacak halim olmuo, ben bu sene sonlarını sevmiorum ya... Güsel bi tatile ihtiyacım var benim, ama telefon ve bilgisayardan uzak kalmam şart...

17 Aralık 2006 Pazar


Kimi Sevsem Sensin

Kimi sevsem sensin,
Hayret Sevgin hepsini nasıl değiştiriyor
Gözleri maviyken yaprak yeşili
Senin sesinle konuşuyor elbet
Yarım bakışları o kadar tehlikeli
Senin sigaranı senin gibi içiyor
Kimi sevsem sensin, hayret
Senden nedense vazgeçilemiyor
Her şeyi terk ettim, ne aşk ne şehvet
Sarışın başladığım esmer bitiyor
Anlaşılmaz yüzü koyu gölgeli
Dudakları keskin kırmızı jilet
Bir belaya çattık, nasıl bitirmeli
Gitar kımıldadı mı zaman deliniyor
Kimi sevsem sensin, hayret
Kapıların kapalı girilemiyor
Kimi sevsem sensin, senden ibaret
Hepsini senin adınla çağırıyorum
Arkamdan şımarık gülüşüyorlar
Getirdikleri yağmur, sende unuttuğum
Hani o sımsıcak iri çekirdekli
Senin gibi vahşi öpüşüyorlar
Kimi sevsem sensin, hayret
İn misin cin misin anlamıyorum

Attilla İlhan

HERKESE KEYFİLİ, BOŞ GÜNEŞLİ PAZARLAR DİLİYORUM VE İZMİR'İN GÜSELLİKLERİNE DOORU KENDİMİ ATIYORUM...

YENİ BİR SİTE KEŞFETTİM GÜZEL İZMİR'İMİZİN FOTOLARI VAR MUTLAKA İNCELEYİN...

http://www.egefotoclub.com

15 Aralık 2006 Cuma


Yorucu bi günü daha noktalamak üzereyim... Biras uzanıp slow müzikler dinlemek ii geldi sanırım. Şööle bi gözden geçirdim son zmnlarda yaşadıklarımı...

Bi boşluk var içimde, kimi atsam neyi atsam içine dolduramaz gibi... Ya bu kadar sıkıcı yaşama renk katamıorus ya da zaten renkli olan yaşamı sindiremiorus. Üff ne yapacağımı bilemiorum kimi zmn...

bunun bi adı var mı acaba...


Hem macera peşinde koşmak istemen bir yandan sığınacak bir limana duyduğun özlem. Ve ansızın gerilere kayan gönüller. Anlık tepkilerimiz ardından acılarımız. Yaptıklarımız ve yapmamız gerekenler. Durdurmak istediğimiz anlarımız ve birbirini silen fotoğraflarımız Gözlerimizin, onun gözleri olmasını istememiz. Bazen karanlık dünyalara yakınlaşmamız derken aydınlığı saran ruhumuz. Bu kadar sevgiye rağmen hep, hep yalnızlığı tecrübe edişlerimiz. Sadece bize ait sandığımız şiirlerimiz, öykülerimiz, şarkılarımız...

14 Aralık 2006 Perşembe


Bu aralar beğenerek okuduğum bi kitap var paylaşmak istediğim... İstediğiniz Kişiye 8 dakikada nasıl evet dedirtirsiniz? Herkese tavsiye ediyorum bu kitabı mutlaka okuyun, her birimizin bu tip tekniklere ihtiyacı var emin olun... Tabi benim ewt dedirtmek istediklerim okumasın, taktiklerimi kapmasınlar sonra:)

İkna etme ve etkileme katsayınızı (IPQ) test edin mutlaka! Bakalım kaç çıkacak...

Kitaptan birkaç not;

"Ya teklifinizi daha çekici hale getirirsiniz, ya da karşınızdakinin direncini kırarsınız."

"Dünyanın en iyi reklam kampanyaları yalnızca davranışlarımızı değil, değiştirilmesi imkansız olan bir şeyi de, DNA'mızı da hedef alıyor."

ANGARYA çoğu sözlükte “kölelerin efendilerine karşılığında bişi almadan hizmet etmesi” diye geçer...

Benim gün içerisinde en nefret ettiğim şey bunlar işte... Mesleğimi seviyorum ama görev tanımlarına uygun bi şekilde profeyonelce işimi yapmak, sadece işimi yapmak istiorum. Bunun dışındaki herşey sinirimi bozuyor. Ben işletmeciyim kardeşim bunca sene bunları yapmak için mi, boşuna mı kafa patlattım die isyan edesi geliyor insanın... Angaryalardan nefret ediorum ya! Bilmem kimin oğlunun vizesi, bilmem kimin arabasının kaskosu, filancanın uçak bileti... ÖFFFF!!!

13 Aralık 2006 Çarşamba

Sen de her şey gibi, yakınımda iken,
Sen de oluyorsun gözlerimde diken.
Git, git benden uzak, uzak bir yere git;
Ne olur, içimde her zaman bir ümit,
Her uzak şey gibi öyle yalnız hayal,
Yalnız rahiya, renk, şarkı halinde kal.

Güzel bi gündü bugün... Kendimi dışarı atmak için can attığım fakat bi türlü o güneşi tadamadığım, en azından akşam iş çıkışı o tatlı serinlikte kordonda yürüme fırsatı bulduğum hoş bi
gün... Günüme renk katan insanları da unutmamam gerek... Ayrıca bana yardım elini uzatan arkadaşlara da teşekkürler. Ayçiçek yağı için de teşekkürler, markasını unutmamışsın:) Acil bi tel. no ihtiyacımda yardımıma koşan arkadaşa da teşekkürler....

12 Aralık 2006 Salı


bu sabah yağmur vardı izmirde... ama çok uzun sürmedi, sürmesin zaten ya içi kararıyor insanın bu havada...

Hatırlarmısın? Yağmur Yağardı
Sen toprak kokusuna bayılırdın
Damlalar kıskandırır beni
Tutardım pamuk ellerini
Aşk dolu kalbimi ısıtırdın

11 Aralık 2006 Pazartesi


Biz birkaç "çalışan" ve "güçlü" kadındık.. .
Güçlü olduğumuz için her işimizi kendimiz halletmeye alışmıştık.
Ailelerimiz öyle yetiştirmişti bizi.
Sonra üniversite. Hemen arkasından iş hayatı..Evdeki ampul, kırık menteşe,geceyarısı tutan böbrek taşı ağrısı vız gelir tırıs giderdi bize.Bir erkeğe gereksinim duymadan hayatımızı pek ala da sürdüren cinstendik hepimiz.
Faturalarımızı kendimiz yatırıyor, döndürüyorduk işte bir şekilde çarkımızı. Ayrıca kendi ağırlığımız yetmezmiş gibi çevremizde kim varsa
onları da sırtlanıyorduk.. "Özgür"dük.
"Dimdik"tik. Asla boyun eğmiyorduk.. "Güçlü"ydük.
Aşık olduğumuzda hissederek yaşıyorduk.. Öyle kurallar, büyük beklentiler
filan yoktu. Kimseye problem çıkarmıyorduk. Bütün gün, eşşek gibi
çalışıyor, sevgilimizin canı istedi diye de, işten çıktıktan sonra, gidip
alelacele hazırlanıp, bizi evden almasına gerek bile bırakmadan,neredeyse
ona gidiyorduk.
Bir şey istemeyecek, sızlanmayacak,söylenmeyecek kadar "güçlü"
olduğumuzdan
sorunlarımızı kendimiz çözmeye alışıktık.
Onun yani sevgilimizin haberi bile olmuyordu çoğu zaman sorunlarımızdan.
Para var - yok, regl ağrısı, sistit ilacı, cüzdanım çalındı gibi geceleri
bizi uykusuz bırakan kıvranmalarımızdan da.
Birinin bize acıması en son istediğimiz "şey"di çünkü. Sonra bir
bakıyorduk
ki, hakkaten kimse bize "hiiiiç!".acımıyordu.
"Ağlamayan çocuk ve meme" hesabı.
Zamanla bu durum görevimiz haline dönüşüyordu. Artık dayanamayıp da,
içimizdekileri birazcık dile getirecek olsak," aman tanrım!"
sorunlu,kaprisli, feminist, tahammül edilemez, bunalımlı filan oluyorduk.
Çaresiz sesimizi kesip yola devam ediyorduk, "bu nedenlerle" terk
edildiğimizde. Sonra bir duyuyorduk ki o, salağın salağını bulmuş.
Neyi var neyi yoksa sermiş yeni ve sorunsuz(!) sevgilisinin önüne.

Bir de bizden farklı durumda olan kadınlar vardı.
Hani şu "zayıf!" olan kadınlar.
Erkeklere bağımlı olanlar.
Bir erkek olmadan var olamayanlar.
Çalışmayan.
Faturalarla; "anlamadığı" (!), "nereden yatırılırmış, bilmediği(!)"için kesinlikle uğraşmayan.
Torba taşıyamayacak kadar nazenin olduğu için alışverişe bile yalnız
gitmeyen.
Hep yorgun, başı ağrıyan.
Kendini, altın tepsiler içinde sunan.
Lütfeden ve lütfettiği için de kredi kartı limitini sonuna kadar dayayan.
Ama hep huysuzluk eden.
Hiçbir şeyi beğenmeyen.
Asla mutlu olmayan.
Doymayan.
Teşekkür etmeyen..
Minnet, vicdan azabı duymayan. kıskançlık krizleri geçirerek kocasının,
sevgilisinin hayatını karartan.
Boşanırken adamın çoraplarına kadar soyup alan.
Doğurduğu çocuğa bakmaktan aciz olduğundan, illa ki bakıcılar tutturan.
Bütün gün o cafe sizin, bu butik bizim, kuaför’dü, kıl’dı, spor center’dı, gezip duran.
Akşam da eve gelir gelmez "yemek yok canım, bu gece nereye yemeğe
gidiyoruz?"diye soran.Annesinin bir tanesi, pamuklar içinde yaşamaya devam
eden.vs.vs.
Bu nedenle çökmeyen, buruşmayan,yıpranmayan..
İşin ilginci daha değerli olan..............


YAŞAR'IN BU SOL ALBÜMÜNE BAYILDIM... Bİ DE ŞU ŞARKIYI BULABİLSEM "ŞARKI HALİNDE KAL"...

Haftaya güzel başlamak için çok sebep var... Olumsuz olan hiçbir şeyi düşünmek istemiorum. Haftasonum çok ii geçti, değer verdiim bi arkadaşımın gönlünü almayı da başardım, hava da fena diil... Küçük şeylerle mutlu olmayı bilen bi insanım ya:) En azından deniyorum...

Şu çiçeklere baktıkça içim açılıyor...


Ooo benim dizim başlıyor vakit gelmiş, şu İclal Aydın'a bayılıorum ya eski Türk filmleri tadında hoş bi dizi bence "İki Aile"...

10 Aralık 2006 Pazar

GÖKYÜZÜNDE YALNIZ GEZEN YILDIZLAR...

gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar
yeryüzünde sizin kadar yalnızım
bir haykırsam belki duyulur sesim
ben yalnızım, ben yalnızım yalnızım
kaderim bu, böyle yazılmış yazım
hiç kimsenin aşkında yoktur gözüm
bir yalnızlık şarkısı çalar sazım
ben yalnızım, ben yalnızım
yalnızım...

Pazar günlerini seviyorum...


Şimdi böyle bir yelkenli ile uzaklara gitmeyi çok isterdim... Hem de çoook uzaklara...